Edebi Daktilo
Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, hubb-u dünyadan kurtulur ve ahiretine ciddi çalışır. -RNK
KÜFÜRB/O/Z
Günümüz insanları alışkanlığın
getirisi (pardon götürüsü) olarak küfretmekten kendilerini alamıyorlar. Bu
hadise çok utanç verici ve bir o kadar da üzücü bir durumdur aslında ama bunun
farkında olan kesim çok az.
Ben de küfredebilirim ama bazı nedenlerden
dolayı yapmıyorum bunu…
Bu dil biz insanlara Allah tarafından verilmiş büyük
nimetlerdendir. Bu nimetle yemek yeme, tat alma, Allah’ı zikretme, İslamî
konularda konuşma gibi faaliyetleri yapıyoruz. Ben bu güzel işleri yaparken
orayı küfür pisliğiyle kirletemem. Kirletemem çünkü; buna ne insanlığım, ne de
müslümanlığım izin verir.
Bir gün bir küfürzâdeyi/küfürzedeyi
yakaladım ve sormaya başladım:
--Dostum neden küfredersin?
-Abi sinirlenince yapasım geliyor, tutamıyorum kendimi.
Sohbeti koyulaştırıp sormaya devam ettim:
--Hımm… Dostum sen bir köpeğe vursan, köpek ne tepki verir?
-O da bana saldırır muhtemelen
--Hımm… Yani senin yaptığını(küfretme işini) yapar değil mi?
- Eee… e-evet
--Yapma be dostum, yapma, hayvanın yaptığı gibi yapıyorsun.
Yapma da arada biraz fark olsun. Yapma da
insanlığın ortaya çıksın.
Neyse, bir soru daha sordum:
--Sen anne ve babanın yanında küfreder misin?
-Tabii ki hayır!
--Hımm… Anne ve babana saygın var diye yanlarında küfür
pisliğine batmıyorsun. E annen-babana saygın var diye küfretmiyorsun, kendine
hiç mi saygın yok. Saygın yok ki böyle yapıyorsun. Kendine karşı saygısızlığın;
kişiliğindeki kusurları gün yüzüne çıkarıyor…
- (…) (uzun bir sessizlik) (…)
Küfürbazlara
sesleniyorum, küfürboz olun! Küfrünüzü bozun, kendinize, insanlığınıza dönün…
-İbrahim GÜNGÖR
Saatler Saldırıyor
Saatler saldırıyor
Durmaksızın an ve an
O yapılacak, bu edilecekti niyetiyle
Koşuşturuyor insan
Saatler saldırıyor
Emirlerine; itaat
Edilsin istiyor
İstediği yer ve durumda…
Saatler saldırıyor
Öfkenin yakaya yapıştığı
Sancılı anlarda
ÇANAKKALE SAVAŞI’NIN BİLİNMEYENLERİ(HİKAYE)
Çanakkale direnişimiz esnasında bizim
siperler de en değerli olan şey cephane değildi, morfin ağrı kesici.
Bir sıhhiye çadırı kurduk orda, hekim
içeride tabii savaş başladı. Ölüm yağıyor siperlerimize top mermileri,
mermiler, şarapneller, binlerce yaralı var, sıhhiye erleri sedyelerle
yaralıları taşıyorlar sıhhiye çadırına. Orda ameliyathane ama ameliyathanenin
olduğu çadırın önünde bir masa, böyle bir masa ve masanın başında bir doktor
her yaralı asker o masaya yatırılıyor önce, doktorun görevi şu; bu yaralının
kurtulma olasılığı var mı? yani ameliyat edilirse yaşar mı? Ve elinde enjektör,
enjektörde morfin ağrı kesici eğer asker ameliyat edilirse kurtulabilme
olasılığı varsa morfini ona yapıyor. Ama herkesin ağrı kesiciye ihtiyacı var
yani ölecek olsa da onunda ağrı kesiciye ihtiyacı var, yapamaz, yapamazsın
çünkü morfin çok az, ne zor bir görev düşünsenize o doktoru.
Bir
sedyede yaralı getiriliyor bakıyor, bağırsakları çıkmış paramparça.”-Bunu
kaldırın” bağıra çağıra gidiyor çocuk…
Yapamazsın morfin yok! Kurtulma olasılığı
olana yapabilirsin görevi o.Ne zor bir görev…
Bir başka yaralı geliyor bakıyor doktor
“-Ha bu ameliyat olursa yaşar, kurtulur” ona morfini yapıyor “-Çabuk
ameliyathaneye” tekrar enjektöre morfin koyuyor, bekliyor. Bir başka yaralı
geliyor sedyede inliyor asker bağırıyor çağırıyor “-Yalvarırım yardım edin!”, “-Bunu
kaldırın” bağıra çağıra gidiyor. Bir başka yaralı “-Bunu kaldırın”.Bir başkası
paramparça biri diz kapağı gözüküyor “-Bunu kaldırın” o an yaralı askerden bir ses “-Baba, baba!”
elini indiriyor, acıma duygusu olmasın diye yaralıların yüzüne bakamıyordu
doktor. Elini bu şekilde siper olarak tutuyordu. “Baba” sözünü duyunca elini
indiriyor bakıyor ki öz oğlu, evladı “-Baba beni tanımadın mı? Baba yardım et!”
herkes öylece doktora bakakalıyor elinde ağrı kesici, sıhhiye erlerine dönerek
o doktor şunu söylüyor “-Bunu gölge bir yere kaldırın”. Bizim savaşı
kazanacağımız o kadar belliydi ki.”Bunu gölge bir yere kaldırın” ve o doktor
birkaç saat sonra görevini bir başka hekim arkadaşına devrettiğinde ölüme terk
edilen yaralıların olduğu bölüme gidiyor ve oğlunun ölmüş olduğunu öğreniyor. O
morfini ona yapmıyor çünkü biliyor ki ameliyat edilse bile yaşayamaz onun
görevi morfini hayatta kalabilecek olanlara kullanmaktı, evladı da olsa yapmıyor.Yani
şu dünya medyasında tarihimizi aşağılayan bizi böyle ne bileyim ilkel, barbar
neler-neler duyuyorsunuz.Hiçbir toplumun tarihi sütten çıkmış ak kaşık değildir
ama bir milletin zenginliği de hisse senetleri değil hissi senetleridir, hissi
senetlerini unutan bir toplum yoksullaşmaya yok olmaya mahkumdur.
Sunay Akın'dan esinlenilmiştir...
Zıkkım(sigara)
"-İbrahim Güngör"
Yeni Şairler İçin Taktikler
Şiir
yazmak için kişinin (yapay veya doğal bir) duygu yoğunluğuna sahip olması
elzemdir/çok lüzumludur. Öyle ki bir şair bir şiiri planlı olarak değil, pat
diye, yoğunlaşan bir duygu akımından hareketle yazar.
Duygu,
gereklidir ama bu duyguyu içsellikten çıkarıp dışarıya aktarmak daha da gerekli
ve meşakkatlidir. Bu meşakkati aşmak için bol bol kitap okuyup kelime haznemizi
genişletmeliyiz.
Kişi
belirli/dar bir kelime haznesine sahipse duygusadığını veya düşünsediklerini tam
manasıyla dışarıya aktar/a/maz. Eğer aktarmaya yeltenirse asgari de olsa bir
sancıya tutulur.
İşte bu
sancıyı çekmeden önce tedbir olarak bol bol, bize faide verecek kitapları
okumalı, bilmediğimiz kelimeleri (gerekirse) bir sözlük çalışmasıyla öğrenmeli
ve unutmamak için de günlük hayatta istimal edip/kullanmalıyız. Eğer bu pratik
uygulamayı yapmazsak, yeni öğrendiğimiz kelimeler sözcük dağarcığımıza,
bilinçaltımıza kâmil manada yerleşmeyecektir. Eee bu da emekleri boşa çıkarıp,
insanı çıkmaz bir sokağa sürükleyecektir.
Gelelim diğer
bir hususa. Şair ne zaman-nerde duyguyla dolup şarj olacağını bilemediği için,
yanında sürekli bir not defteri bulundurmalıdır; aklına gelen boş-beleş,
gerekli-gereksiz, abuk-sabuk (…) ne olursa olsun yazmalıdır. İsterse bir
aforizma kısalığı, isterse bir makale uzunluğu hiç fark etmez.
Ye-
Ter-
-ki
YAZ -----------
SIN…
Aklına ne gelirse yazsın; çünkü acemi birliğindeki asker,
acemi olduğundan dolayı, çoğu hatasından sorumlu tutulmaz. Aynen öyle de, bu
işe yeni girişmiş şair veya şaire arkadaşlarımız da yeni yeni yazdıklarından
ötürü her (yeni) yazdığı mübah hükmündedir( eee artık hükmü de verdik. Bir
zahmet yazmaya başlayın!.. Ha bu arada n’olur Türkçe kaide ve kurallarını
dosdoğru öğrenip, bunu, yazdığınız eserlere de yansıtın). Selam/et ile…
-İbrahim GÜNGÖR
Adalet mi Yoksa Eşitlik mi?
Günlük
hayatta, birbirini karşılar zannıyla çoğu kelimatı birbirlerinin yerine
kullanıyor ve çoğunda da hataya düşüyoruz.
İlk olarak
“adalet” ve “eşitlik” sözcükleri üzerinde duracağım. Adalet ve eşitliğin aynı
manaları karşılamadığını belirtmeden önce kelimeleri tek tek tetkik etmek
isterim.
Mesela “eşit paylaştırmak” diye bir tabir kullanırız.
Herhangi bir şeyi eşit bölüp, eşit olarak paylaştırmak…
Dört kardeş düşünelim, dördü de aç. Elimizde de bir tüm
ekmek var. Bu tüm ekmeği dört kardeşe eşit paylaştırmak doğru olur, eğer hepsi
de aç ise ler tabii ki…
Ama eğer ki biri tok diğer üçü aç ise “?” eşit paylaştırmak
burada geçersiz olur. Çünkü aç olmadığı hâlde, aç olan birinin payı kadar pay
almak veya vermek haksızlıktır, a-d-a-l-e-t-s-i-z-l-i-k-t-i-r.
Burada eşit paylaştırmak yanlıştır.
Adaletli
paylaşmak yani yerli yerince, miktarınca, gereğince paylaşmak/paylaştırmak akla
daha uygundur, daha makûldür.
Başka bir misal: Bütün insanların yasalar önünde
e-ş-i-t haklara sahip olması…
Farklı din, dil, kültürlerin cemolduğu bir ülkede yasalar
önünde herkesin e-ş-i-t olması, a-d-a-l-e-t ile karıştırılsa da a-d-a-l-e-t-sizliktir bu.
Farklı ırklar
mevcut olsa ve sadece Türkçe konuşulacak dense , buna eşitlik deriz ama
adaletsizliktir bu. Kürt, zaza veya çerkeze, herkese tanınan hak(Türkçe konuşma
hakkı), tanınsa da bu eşitliktir ama aslen adaletsizlik diyarının zilletidir.
Bundan dolayıdır
ki eşitlik ve adalet birbirinden müstakil, hatta bazen birbirine
muhaliftir(yukarıdaki örneklerde olduğu gibi).
Bu sözcükleri birbiri yerine kullanmak da hatadır.
Misafire Sorulmaz
Misafirperver insanlar, hâlden anlayan, anlayışlı insanlardır ki bunu misafirlerine, "aç mısınız, içecek bir şey ister misiniz ya da ne yer, ne içersiniz?" diye soruşlarından anlıyoruz. Bu teklif ediş güzel bir şey mi? Elbette güzel bir şey ama gidiş yolu yanlış.
Her hangi bir misafire, yeme-içme hususunda bir şey sorulduğunda, cevaben olumsuz karşılarlar. Nedeni çok basit; "evet" demek, insanı utandırıcı bir hâle sokuyormuş gibi anlaşılıyor. Bu yanlış bir kapılışıdır ama bunun önüne de geçemeyiz. Bu yüzden, bu işi misafireden(ev sahibi) bitirmelidir. Nasıl mı? Çok basit. Yemeği ya da her hangi bir ikramı, sofrasına kadar hazırlar ve misafiri öyle davet eder. Bu eylemi uygularsanız, başarılı çıkarsınız. Ha bir de, teklifi ederken içten olun. Gerekirse sofraya beraber oturun ki utanmasınlar.
Eğer bunları uyguladıktan sonra başarılı olamıyorsanız demek ki misafir aç değildir, ama misafirin aç olmamasına rağmen bir şeyler atıştırması bir nebze de olsa ev sahibini sevindirecektir...
-İbrahim GÜNGÖR
ŞIMARIK PSİKOLOJİSİ
İnsanların bütünü çeşitli grup psikolojisine ayrılır.
Bunlardan bir tanesi de Şımarık Psikolojisi’dir. Anlayacağınız üzere şımarmak
üzerinedir bu psikoloji çeşidi.
Bir nevi insanın suçu değil, bu psikolojiye sahip
olması. Aslında ebeveyn hatasıdır. Çocuklarının üzülmesini, arzularının geri
çevrilmesini istemediklerinden her arzularına kulak verir ve yerine getirmek
için uğraşırlar. Derler ya “el bebek gül bebek büyümek” aynen öyledir.
Aslında
en büyük iyiliği yaptıklarını sanan aileler, kötülüğün daniskasını yaptıklarının
farkında değillerdir. El bebek büyür yanımızda pekala ya sonra… Hep yanlarında
olmaz çocuklar. Birazda hayatın zorluklarını bilmeli ve bizzat
görmeli/yaşamalıdır. Bizim bir Din Kültürü A. Bilgisi Öğretmenimizden bilirim.
Daha küçük olan kızını şaka yaparcasına (tatlı) tekmelerdi.”- Hocam bu küçük
kızınızı neden hırpalıyorsunuz?” diye sorduğumda, bana “-Şimdiden hazırlıklı
olsun, bu ve bu gibi durumlara… Büyüdükten sonra en ufak bir aksilikte yere
düşüp kalmasın” diye cevap verdi… Haklıydı öğretmen. Hazır olmalıydık gelen ve gelecek hadiselere.
Belki de şimdilik zorlanıyor öğretmenimin küçük kızı ama olsun gelecekte
gücünden taviz vermek. Gelin biraz şımartılmış çocukları düşünelim. Onlar
hazırlıksız yakalandıklarında pek yapacak bir şeyleri olmayacak; “-Anne, baba
nerdesiniz? !” demekten başka. Birçok şımartılmış kişi vardır belki de. Ben
bunu gördüğüm çoğunluktan anlıyorum. Her şeyin kendilerinin lehine olmasını
isterler, haksızlık yaptıklarında; dönen dünya misali, hiçbir şeyin farkında
olmazlar. Ama kendilerine karşı yapılan herhangi, küçük-büyük bir haksızlıkta
dünyayı yıkabilecek güç ve kızgınlığa yükselebilirler.
Hak ve batıl da pek bir
şey ifade etmez onlar için. Yeter ki mutlu olan ve el üstünde tutulan bir tek
kendileri olsun isterler.
-İBRAHİM GÜNGÖR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)